14 Temmuz 2012 Cumartesi

"Ve"(da?-daha?)

Geleceğime katacağı nice güzellikler ve faydaları başından bilsem de,
Buraya olan mesafenin aslında çok uzak olmadığındaki teselliyi görsem de,
Yeni bir çevre, o çevrede geçecek seneler bana bir sürü güzel yenilikler getirecekse de,
Ve bunlar gibi çokça umudu ve aydınlığı taşıyan düşüncelerim olsa da,

Şu an, o yakın geleceğin tohumlarını ekmeye başladığım şu an;
Buradan başka bir şey düşünemiyorum.
Burası derken;
1 hafta sonra bırakıp gideceğim yer.
Kaç senedir toprağımdaki düşüncelerimden ve duygularımdan yola çıkıp benliğimin en derin kısımlarına kök salmış,
Dallarında; tatlı, ekşi, acı, mutlu, heyecanlı, umutlu, yıkık, bıkkın, çılgın, şaşkın, boş, kaygısız, umarsız, anlamsız, özel, güzel, çirkin, dingin, sinik sayısız ânı büyütüp bana yaşatmış,
Gövdesindeki her bir yaş halkası; yeri ayrı tatların, beraberliklerin, paylaşılan en güzel anların en sağlam insanlarından, dostlarından, kardeşlerinden yapılmış,
Özsuyunda hayatta samimiyetle kazanılmış kalıcılığı taşımak isteyen
"Fakat hayatımın şimdisi için gerekmeyen."
Benim için yaşadığım her an nerede olursam olayım
Tek bir dalını dahi yitip gitmemek adına tutmak isteyeceğim, tek bir dalını dahi yitirmemem gereken
Balsa ağacım.

"Fakat hayatımın şimdisi için gerekmeyen."
Sanırım benim için böylesine içime işlemiş bir ağacın geleceğim için 'gerekmeyecek' olması umudumda saklı hüznümün kaynağı.
Çünkü geleceğime ait topraklarda şu an yerleşmiş olan tek şey, tohumlar.
Orada benliğimden öte herhangi bir kısmıma tutunmuş sağlam bir şey yok.
Orada bana özel bir ânın meyvesi yok.
Orada arkamı yaslayabileceğim insanlardan yapılı bir gövde yok.
Orada bana bu denli güven verebilecek pek bir şey yok.
Bu kadar belirsizlik varken burası insanın gözüne daha bir gerçek, daha bir sığınılası görünüyor değil mi?
Hele ki bundan sonra verebileceği yeni dallar, gövdesine sağlamlık katacak insanlar varsa ve onlardan vazgeçiyorsan ne kadar kötü.. diye düşünüyorum. Sıkılıyorum.

Ama sonra..
Sıkıntıdan da sıkılınca benim için tek çıkış kapısında duran bir tanıdık, Umut gözüme çarpıyor.
Dinliyor tüm bunları.
Bana katılıyor da.
Sonra şu kalemimin belirsizlikle bol dolduğundan olacak iyice koyulaşmış mürekkebinin dağılarak aktığı satırları bir daha okumamı istiyor, sanki arasında gizli olan bir şey varmış gibi.
Ben de onu "kırmamak" adına bir kez daha okuyorum:
"Orada benliğimden öte herhangi bir kısmıma tutunmuş sağlam bir şey yok.
Orada bana özel bir ânın meyvesi yok.
Orada arkamı yaslayabileceğim insanlardan yapılı bir gövde yok.
Orada bana bu denli güven verebilecek pek bir şey yok."

Duruyorum. O da duruyor.
Sonra, arada saklı olan 2 kelimeyi çıkarıp önüme koyuyor:
 -Ama...HENÜZ...

Sonra farkına varıyorum.
Toprağım boş değil, içinde yeni tohumlar var. O tohumlar filiz verecek, kök salacak ve belki de geleceğimin son derece aydınlık olan bu yöresinde bu ağaç kadar sağlam bir ağacım daha olacak ve bana ve sevdiklerime bambaşka lezzetler sunacak. Ve bu hayatı yaşamak için bulabileceğim sebepler kuvvetlenecek. Bir yandan da o ağacın büyümesi, kök salması bitmeyecek. Ben'e kökünden bağlı olduğu için benimle beslenecek, büyümeye devam edecek, ve şimdiye kadar etrafımda ama bir o kadar da uzak olan insanları, zamanları taşıyacak bana yepyeni dalları ile, günlerle, aylarla yıllarla.

O esnada Umut'un karşısından geçen en alâ olasılıkçı, en alâ istatistikçi olan gerçekçilik kulak kabartıyor olaya. Diyor ki alaycı tavrını yediğim, "Ya olaylar bu senaryodan farklı gelişirse hacı?"

"Evet" diyorum, "Her türlü gelişebilir. Ve bunu belirleyecek ben değilim. Ama toprağımın bereketini artırıp olabildiğince zenginleştirmek ve  Umut'la beklemek de kendi adıma verebileceğim en güzel karar değil mi?" diyorum. O susup yolunda ilerlemeye devam ederken Umut da mutlulukla gülümsüyor ve beni daha iyi gören gözlerle olduğum yere bakmamı sağlıyor.

Olduğum yer daha kolay seçiliyor şimdi. Hayatımın üzerinde bulunduğu akışı yön değiştirip belki de henüz bilmediğim "(henüz)yabancı denizlere" dökülüp oradan başka yerlere ulaşacakken o yön değiştirmelerden biri esnasında tam da üzerime doğru büküldüğü yerdeyim, bir "ve" kelimesinin içindeyim, hatta onun da içinde; kelimenin işlev görmesindeki özü olan, 2 ayrı ucun birbirine kavuşmasının simgesi "v" harfinin merkezindeki en alttaki noktadayım. Nereye ulaşacağı bilinmez, ama burada durmayacağı kesin. Aynı şekilde "v"nin diğer ucunun da benimle beraber olduğu, sadece aynı harfin içinde uzaklaştığı, ama istediğim zaman dönebileceğim bir konumda olduğu da kesin. Ve daha kesin olanının da hayatımın tek bir "v" harfiyle sınırlı değil, başından sonuna dek kendi adıma vereceğim kararların diğer harflerle, kelimelerle ve cümlelerle bile tam olarak ifade edilemez oluşu. Hal böyleyse bir "v" harfinin içinde daha fazla düşüncelerle boğulmaya gerek duymam umarım.

O zaman; "ben oynatmaya az kalmışken bir an önce sen oynat Umut'cuğum".

5 Temmuz 2012 Perşembe

Gerçekler Dileğin Baktığı Yere Ulaştığında

Evet. Her zaman, hatta sana göre belki çoğu zaman hayaller, planlar, umutlar doludizgin akan gerçekliğin nehrinde seni bu hayatta gitmek istediğin yere ulaştırmaya yetmez. Özellikle önünde ciddi ve zorlu bir mesele varsa. Fakat gerçekler; gitmek istediğin yere ulaşana kadar karşına çıkıp o yeri görmeni engelleyen sayısız cismani engeller sana çarpsa da; sen umudunla ayakta kaldığın sürece sana temas edip gitmekten başka bir işe yaramazlar. Çünkü hayatının gerçekleri bir nehir demiştik ya hani, senin gitmek istediğin doğrultunun karşısından gelen herhangi bir şey sen izin vermedikçe seni alıp savurup alabora etmez.

Ve evet, bir nehir demiştik ya hani. O nehir istediğin yere dümdüz akan bir nehir değil. Yatakları çok keskin bir şekilde dönebilir, dibi berraklığını yitirebilir, pisliklere bulanabilir, bir fırtına ile yıkıcı bir vaziyet alabilir. Bunlar senin yol haritanda çizilmiş oluşumlar değildir. Ve o "haritanın dışında güvenebileceğin bir şeyi" de bulamadıysan bir süre sonra o harita da sana büyük bir yalanın resmi gibi gelir, yırtıp atarsın. Kayıplığın ve yitikliğin dibine de iyice yaklaşmış olursun.

Ama sen gideceğin bir yere sadece harita ile ulaşamazsın. Harita sana bir yere nasıl gidileceğini söyler ama ulaştığını söylemez, sen de haritadan başını kaldırmadan ilerliyorsan bedenini bir sürü tehlikenin hedef tahtasına yerleştiriyorsun bir yandan. Bir tüyo vereyim, bir haritayı sadece dönemeçlerin başlangıcında ve sonunda kullanırsan nerede olduğundan daha kolay emin olursun. Çünkü harita kuşbakışı çizilen bir şey olduğu için düz çizgilerin engebeleri, iniş ve çıkışları anlatmak gibi bir işlevleri yoktur. Sen baktıkça onları seçer, teker teker geçer ve yoluna devam edersen gideceğin yere biraz daha yaklaşmış olursun. Peki harita yokken kime güvenmiş oldun öyleyse? Kendine dostum, kendine. Daha iyiyi isteyen, bu yolda ilerlemek isteye sen değil miydin? Kendine bu kadar kolay ihanet edebilir misin? Kendine inanmadan bir iş başarabiliyorsan orada işi başaran sadece kaderin sana anlık gülmüş yüzü, sen değilsin. An gelir güler an gelir teper. Kaderi kestirmek güç, ama bu dünyada en iyi tanıdığın şey olan kendini çok güzel kestirebilirsin. Ve kendine inanarak attığın her adım seni bir yere hemen ulaştırmasa da geriye götürmeyeceğine emin olabileceğin tek şey.

Geri saralım, nehrin sana sunduğu sayısız kestirilemeyecek olasılığa. Bunlar sadece o nehrin akışını etkiler, fakat sen kendinden emin bir şekilde ayakta durdukça yanından geçip gitmekten başka bir işe yaramaz. İşte haritanın yetersiz kaldığı o anlarda senin "harita dışında güvenebileceğin tek şey" yine sensin. Çıkan fırtınada nehrin seni yutmasına izin vermeden hayatta kaldıkça, pisliklerden arınacağını bildikçe, dibinden bağımsız sadece gitmek istediğin yere adımlarını attıkça, başka yöne dönen yataklarda dahi gitmek istediğin yeri aklında tuttukça eninde sonunda oraya ulaşmana kimse engel olamaz.

"Şartlar Gereği Dilekleri"nden sonraki geçen sürece dair söylenebilecek en dikkate alınması gerekeni anlatmaya çalıştım. Çünkü ben bu hayatta gitmek istediğm yerlerden şu dönemimde dönüm noktası niteliğinde olanına sistemli bir şekilde ulaşabildim, tevekkül ve mutlulukla. Bu süreçte ne yaptığıma dair söyleyebileceğim bir çok şey var, çoğu sistemli bir şekilde adım adım ilerlemekle alakalı; fakat bunlardan bir tanesi en önemlisi. Öyle ki o anlayış sadece bir sınavda, bir problemde, bir olayda kullanılıp atılan bir şey değil, aksine hayatına dair çoğu meselede gerektiğinde istediğin zaman kullanabileceğin, içindeki en büyük güçlerinden bir tanesi. O; kendine olan inancın. Umut iyi bir başlangıç için şart olan kelimeyse kendine inanç da o başlangıcı ileri götürebilecek en önemli itici güç. Umarım bu yazıyı kim buraya kadar okuduysa ve hayat yolculuğunda bir yere gitmek istiyorsa o da kendi gücünün ve varlığının farkına biraz olsun varmıştır ve kendisi için en iyiyi istemekten ve ulaşmaktan asla korkmaz.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Belirsizlik. Şu dönemimin her açıdan tek kelimelik özeti değil, aksine tam karşılığı. Bir nevi pencereye vuran sağanak yağış. Damlalar kapladıkça o pencereden görmek, gördüğünü seçebilmek zorlaşıyor. Hele ki sana gelebilecek bir haber güvercinini bekliyorsan bu havada, daha kötü. Çünkü o amansız yağmurda sen dışarıda olup biteni seçemediğin gibi dışarıdan sana gelmesini beklediğin o güvercin de senin pervazını seçip konabilecek mi sorusunun cevabı da belirsiz. O yağmur kanatlarını ağırlaştıracak mı, çıkabilecek sert bir fırtına kanadını koparacak mı bilinmez. Sonunda bu soruların da cevapsız olduğunu farkedersin. Ve anlarsın ki elinden tek gelen o yağmurun dinmesini beklemektir sabırla, bütün korkularınla, heyecanlarınla, ve umudunla.

13 Aralık 2011 Salı

Şartlar Gereği Dilekleri.

Az önce meslek hayatımın 2. ayının sonunda memurluktan çekilmem adına ilk istifa dilekçemi yazdım. Bu dilekçenin sebebi işten değil de kendi geleceğime yönelik uygulamaya konulmamış, haliyle henüz de olsa gerçekliğe kavuşmamış planlardan kaynaklandığı için dilekçeye noktayı koyduğumdan beri "Buna değecek mi?" sorusu içimi kurcalıyor ve sıkıyor. Umarım değerli kılarım. Ve umarım bunun aynı zamanda son dilekçem olmasını sağlayacak bir yerim yurdum olur.

26 Ekim 2010 Salı

İnsanlık Ölmesin Mi?

Ben, yürürken sen önce "Düşecek ya bu" diyip yalancı çıkmamak için görülmez çelmeler takmaya çalışıyorsan,

Sen, trafikte arabanı kurallara uygun bir şekilde kullanırken o kendini "usta şöför" yapmak için seni sıkıştırıp hayatınla oynuyorsa,

O, yoldan geçerken gördüğü fukaraya gidip açlık kokan boğazından ekmek geçsin diye ekmek verirken biz ona taş atmaya başlıyorsak,

Biz, hayatta 2 dakikalığına neşeyi yaşamak adına kahkahamızı attığımızda siz gelip "kuru gürültü yapmayın" diyebiliyorsanız,

Siz, bir topun peşinde büyük bir heyecan ve neşe ile koşarken onlar bir anda çıkıp topunuzu patlatıyorsa,

Onlar, pazardan istedikleri meyveleri alırken ben onların poşetini bitmeyen bir hırsla yırtmaya çalışıyorsam,

tek temel sebebe dayanıyor. "Eksiklik"

İnsan kendinde olmayanı yanıbaşındakinde görünce kendine en kolay gelen yanlışı yapıyor;

Kazanmak...
değil,
Kaybettirmek.

Çünkü kazanç senden her zaman ruhunu sıkıştırıp sabretmeni istemiştir. Kaybettirmek ise bunu gerektirmez.

Ve insan eksiği oynamaya dayanamayacak tek varlıktır. Bir ağacın dalını koparsan da o, dalsız da büyümeye devam eder, zararsız.

Velev ki bir kuşun kanadını kestin. Uçamıyor diye ne kadar kuş görüyorsa hepsini bir sapan yapıp vurmaya kalkmak onun işi mi, yoksa senin işin mi?

Hepsini geçtim, dal koparmak, veya kanat kesmek de eğer hayati bir anlam içermiyorsa bir tek senin yapacağın davranış zaten; o yüzden senden örnek verdim.

Çünkü doğadaki tüm varlıklar ömürlerini tek bir gayeye sahip olarak geçirirler, hayatta kalmaya çalışmak.

İnsan'ın ise karakteri karmaşık yönlere sahiptir; yeri geldiğinde kendine hayati bir sebep bulur, yeri geldiğinde istek ve tutkuları önce ona, sonra da etrafındakilere hakimiyet kurmaya başlar, bazen hayati sebeplerin içine o heves ve arzuları örterler. Yani;

İnsan'ın herhangi bir karaktere sahip olduğunu söylemek zordur. İnsan hakkında herhangi bir karakterden sözedilemiyorsa insanlıktan hiç söz edilemez. O yüzden insanlık denen şey senin bildiğinin tam tersidir. İyi olan ne varsa bizdeki insanlıktan uzaktır. Kayıpları yok sayıp birşey kazanmış gibi yapmak, kayıpların üzerini ayıplarla örtmek. "Ay insanlık öldü mü" dediklerinde de 2 saniyeliğine duyarlı rolüne bürünürler kolayca, ama o 2 saniyeden sonra gayet 'insan'ca etrafında dostluk, sevgi, merhamet, arkadaşlar, yiyecek, içecek ne varsa kendi arzu ve istekleri doysun diye onları çürütüp tüketip yok ederler.

Konuya dönelim;

Kaybettirmek demiştik.

Peki İnsan İnsan'a kayıp yaşattığında gerçekleşen olaya ne denir?

Hırsızlık, değil mi..

Şu eli ayağı tutup da parasını kazanacağı yerde, dayanağım dediğin ne varsa onları götürmesinden korktuğun kişi var hani, onun işi.

Yukarıda senin gördüğün, duyduğun, hepsinden öte yaptığın şeylere dön bak şimdi.

Senin ondan ne farkın kaldı?

Benim ondan ne farkım kaldı?

Başta sadece sen ile ben olmadığına göre, kim varsa ona göre sorayım:

Ben, sen, o, biz, siz, onlar... Kimin ondan ne farkı kaldı?

Biz bu Dünya'da hayatta kalmaya çalışmak gibi basit bir sorumluluğa sahip olan ne varsa, hepsinin üzerine arzu ve rahatımızın hükmünü koymaya çalışıp tek hayatta kalmaya uğraşan pisliğiz. İnsanlık aklına kötü olan ne geliyorsa onların toplamı.

Biz sorumluluğu olana saygı duymuyorken, sorumsuz kendi türümüze mi saygı duymayı beklemeliyiz? Hiç sanmıyorum. İşte asıl insanlık bu.

Bir insan da bunu yapar, iki insan da bunu yapar, bir grup insan da bunu yapar, bir köy de bu temel üzerine yerleşir, kasabalar ve şehirler cabası, ülkeler ve savaşlar da bu ilkeyi barındırır.

İnsan olmazsa Dünya olmaz diyebiliyor musun daha fazla? Diyemezsin.

Eğer biz pisliksek temizlenmeyi de hakediyoruz.

Hastalıklar, savaşlar, depremler, seller, yangınlar, bizim için kötü olan ne varsa, hepsi tek bir şey için;

Dünya'nın iyiliği için.

Hani bize bir cennet vaadetmişlerdi ya?

Son insanın da Dünya'nın çöp kutusuna atıldığı gün insanlığa vaadedilen o Cennet, Dünya'nın olacak.

İnsanlık da kendi zararlarının kefaletini yapabileceği tek iyilik olarak toprağın altında çürüyüp toprağı besleyerek ödemeye devam edecek. İnsanlık'ın Dünya'ya yaptığı tek kayda geçer iyilik olacak

Bir de üstüne Cennet'e gitmeyi beklemek mi? Küstahlığın daniskası değil de nedir?

1 Şubat 2010 Pazartesi

HayaliGerçek Köprüsü - Kısaca Umut

Umut aslında gerçekte gördüğünü reddedendir. Ama o anki gerçeğinkini. Sen gerçeğin parkında yalnız başına bir bankta otururken, yanına geçer, ve bir anda sana aradığının nerede olduğundan bahseder. Bahsettikleri ilk başta mümkün gelmese de zaman geçtikçe seni etkilemeye başlar. Sen o hikayeyi dinledikçe içinde kaynamaya başlayan değişiklik arzusu tüm bedenini sarıverir. Ve konuşma bitip yanından ayrıldığında, sen biliyorsun ki yapman gereken o bankta oturmak değil, yeni bir yolda yürümektir. Çünkü aradığın bu parkta değil, ve umudun gösterdiği yolda ilerleyerek ona ulaşacaksın.

Kalkarsın o banktan, ve koşmaya başlarsın, aklında rüyaların havada da o "Umut"un ışığı varken varken. Koşarken ona yaklaşırsın, yorulmaksızın koşarsın ve yol bitiminde seni gerçekten de karşına bir şey çıkar, fakat ona çarpar ve düşersin.

Karşındakinin önünde nefesin kesilmiştir, çünkü sarf ettiğin efor da seni nefes nefese bırakmış, gözlerini açtırmamıştır. Kendine gelirken gözlerin sana aradığını göstermez. Ve tamamen kendine hakim olduğun zaman seni karşılayanın kim olduğunu görürsün: Parkın duvarı.

O duvar başına çarptığı zaman sende de birşey yere doğru süzülmeye başlar ve hafifçe ortasından çatlar: bir parçası eksik, başka bir parçası kırılmış ruhun.

Ve yavaş yavaş geldiğin yola bakarsın ve anlarsın: Sen yaklaştığını düşünürken tüm yaptığın o banktan uzaklaşmak olmuş, banktan başka hiçbirşey yok.

O banka dönerken sana yol gösteren "Umut" kaybolmuştur. Ve onun ne olduğunu anlarsın. Senin aradığını sana asla getirmeyecek, hatta öyle birşeyi vaadedip daha sonra sözünü yerine getirmeyen düzenbazdır Umut. Güvenilmez, hatanın ta kendisi.

O bankta güçsüzlüğünün kıskacında otururken, aradığını bulamayacak olduğunla başlar düşüncelerin, ve aslında aradığın birşey olmadığına kadar ilerler. Ve en son olarak senin birşey arayamayacağına karar verdiğin an parktaki gündüzün gece olmasını dilemeye başlarsın. Gece olsun ki, bütün gördüklerim bana aradığımı bulamayacağımı unuttursun, anlamsızlığımı unuttursun. Israrlı olursan da geceyi kendine getirmenin yolu kolaydır, kafanı paramparça olana dek o banka vurursun, veya parkın havuzunda kendini boğarsın, veya da çıldırmış köpeği kendine sıçrattırırsın.

Şanssız biriysen, kendini gecenin karanlığında her tarafından çekiştirilirken en büyük korkuların seni havasız bırakır, kalbini durdurur, ve öldürmez de. Gecenin bir an önce bitmesini istersin, ama yanıt da kendinden gelir: Gece bitmez, çünkü gündüz de bir türlü bitmek bilmedi.

Şanslıysan tüm bu ölüm düşlerindeyken bir rüzgâr uçurur onları aklından, ve önüne çektiğin perdeyi savurur eteklerinden, seni manzarayla karşı karşıya bırakır. Gerçeğin göremediğin zenginliği ile.

Gerçek bir park, büyük ve misafirleri ise sayıca çok. Kimi insan parkta sessizce yürüyor, ve düşünüyor. Birisi oradaki göl kenarını daha yeni farketmiş, bitmeyen susuzluğunu gideriyor. Başkası da parkta koşuyor devamlı, kendini sağlıklı tutmak adına. Ve baktıkça etrafına, banklar var, ve onlarda insanlar, herbirinin önünde de perdeler. O an burada başından beri ne yaptığını farkediyorsun. Ve seni izliyorsun:

Başından beri oturduğu banktan kalkmamış, ara sıra perdelerin arasından bakmış, zorla nefes alan ve veren, zorla yaşayan birisi. Derken o "Umut" geliyor, sana aradığını o perde arasından gördüğünde olmadığını söyleyerek bir ip ucu veriyor. O yanından kalkarken, rüyaların yanında bitiveriyor, ve o yolu bildiklerini söylüyorlar. Ama sen şimdi farkettiğin üzere, rüyaların sana ışığa baka baka koşmanı söylüyor, sen koşmuşsun ama ışığa baka baka. Şimdi o ışığın altında görünenler karşında. Duvara çarpacağın ise ortada. Çarpıyorsun da.

Sonra da izliyorsun Umut'u yoksayışını. O sırada anlıyorsun ki, umut sadece senin bir yöne baktığını sana hatırlatmış, görebileceğin başka şeyler olduğundan da bahsetmiş. Umut sana yardımcı olan o ışık.

Sen etrafını incelerken senin yakınında bir deliğe yönelmiş birisi uzaklardan koşuyor, ve o deliğe elini daldırdığında aradığı ne varsa onu buluyor. Ne bankta oturuyor, ne de başı havada koşuyor yani.

Anlıyorsun. Umut gerçekte gördüğünü reddeder. Seni aradığına yaklaştıracak onun ta kendisidir. Fakat o'na değil, gösterdiklerine bak, ve en uygun olan yolu seç.

Ve onun örneği sana vermek üzere olduğun o kararı verdirtiyor. O belini bağladığın banktan kalkıyorsun ve aramaya başlıyorsun, bulana kadar. Park büyük ve zengin bir park, tüm insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak kadar, ama gece de olana kadar. Gecenin olmasına çok var, çünkü daha gün batmadı.

23 Ocak 2010 Cumartesi

İçindekiler

Hayat, bir kitabın adı, bizim önümüze koyulmuş. İçinde sunacakları, kimi zaman karşılığında bir anda alıvereceği, kimi zaman seni soktuğu labirentler, kimi zaman da hapsettiği 4 duvar, hepsi ayrı bir konu bu kitapta, ve her bir konu okudukça derinleşiyor, tıpkı bir mağara gibi. Yaşanmamışla beraber gün ışığında giriyorsun içine gözlerinin o mağaranın karanlığına alışmamış haliyle, okudukça dolaşıyorsun mağarayı, ve alışıyorsun mağara artık yabancı gelmiyor, gözlerin biraz daha aydınlık görmeye başlıyor. İlerledikçe o mağaradaki imkanları farkedebiliyorsun, kimi zaman mağaranın çıkışına giden yolun sonunu görüyorsun, kimi zaman da bir süre ortalık karanlık olduğunda bile aslında karanlıktan korkulacak tek şeyin aklına gelen asla gerçekleşmeyecek karanlıkta işkence senaryoları, eğer anlamaya başladıysan anladıklarını okuduğun konuyu kumaşmışçasına alıp kendi kafanda kesip biçip fikrinin üzerine giydirecek elbise olarak döküyorsun hayatının akışına. Ve bu kitabı okumayanlar var bir de. Kimisi kitabın adına veya konularına bakıyor ve tamam ben bunları doğarken biliyordum zaten diyor etrafındakilere, ve önüne çıkan ilk engelin üzerinden atlamasını gerektiğini bilemeyip hatayı engelde ve onu oraya koyanda arıyor, kimisi o kitaptan 2-3 sayfayı kesiyor kendisine, tüm kitabı o sayfalardan ibaret saymış oluyor, kimisi kendi kitabını yazmaya karar verip bunu insanlara aslı benden dercesine akıllarına sokmaya çalışmaktan başka birşey yapmıyor, kimisi de hatayı kitapta arayıp kitabı kendi hayatıyla beraber yırtıp atıyor, bense konuşmadan okumaya devam ediyorum, ve amacım ömrümün yettiği kadar o kitabı anlayabilmek. Anladıkça gözümün önü çoğalcak, ışık vuracak oraya ve ben daha iyi bakacağım bu hayata.

17 Ocak 2010 Pazar

Salgın ve Amansız Bir Hastalık

Yere düşer. Beynindeki uğuldamalar tüm hızıyla devam eder, ama bu aldığı fiziksel darbenin değil, ruhsal şokun etkileriydi. Ona göre söz bir temeldi, ve insanlar bu temel üzerinde beraber hayalini kurdukları bir eve sahip olup orada oturmak üzere temeli beraber atarlardı. Ama ustalığı da isteyen bu temel atma işiydi, çünkü bir yapının ömrünü belirleyen onun temeliydi. Sağlam malzeme kullanılmış ve eksiksiz bir temel atıldıysa üzerindeki yapı yerinde sağlam yerleşir ve öyle de dururdu, ve bu ev eksiksiz işlevini görürdü, biz de yapılacak başka bir ev için, başkasına güvenmeyi denemek zorunda kalmazlardı. Ama temel yapılırken özensiz kalınırsa, üzerindeki yapı resmen çökmeye sebep arar. O sebep ortaya çıktığı anda onlar evde değilken o bina birden çöker, ve onun da ağzı bir karış açılır, daha sonra da yıkılmış taşların üzerine oturup düşünür. Malzemeyi mi esirgemişti, hayır, temelin yarısını eksiksiz atmış mıydı, evet. E o zaman? Tam bu soruyu sorduğu anda diğerinin orada olmadığını farketti, ve yavaş yavaş pişmanlık yine görevini yapıp ona yapmaması gerektiğini söylerken, kendini aptallıkla özleşmiş bulmaya başladı. Aptal olduğu düşüncesi iyice yerleştikten sonra artık yeter diye bağırdı, ve o esnada birisi geldi. Bu olayı başından beri bildiğini, ve olacaklardan haberdar olduğunu, ve onun haklı bulduğunu söylemişti. O'nun tam ihtiyaç olduğu şey gibi gözüküyordu, ve adam olacakları biliyorsa, şimdi ne yapacağımı da söylerdi, çünkü ben az önce aptalın teki olduğumu öğrendi, ve beynini çalıştırmaması onun için daha yararlı olurdu sanki. Ve adam her zaman yaptığı o cazip önerisini yaptı. Bugünü unutma, ve onu yakaladığında bunun bedelini ona ödet. O teşekkür etti, ve giderayak adamın adını sordu. Adım İntikam dedi, haksızlığa uğramışları savunduğum için haksızlar beni hapseder, ama ben size ulaşmanın bir yolunu bulurum, haksızlar uyurken size kaçar, size doğruyu söylerim, o yüzden beni kurtarmalısın, ki ben de seni en akıllı biçimde yaşatayım dedi. Bu cevap ona yetti, ama o giderken adamın yüzündeki tebessüm, biraz tehlikeli bir tebessümdü. Ama düşünen beyninin olması yeterliydi onun için, ve intikamın açtığı yolda ilerlemeye başladı.

Bu yolu hatırladıktan sonra şokun etkisi kalktı, ve yine o bildiği intikam yolunda yürümeye başladığını hissetti. Önce kendini toparlamalıydı, güçsüzlüğünü ortadan kaldırmalı, ve onun ayaklar altına alındığını görmeliydi.

Durağa vardığında eve giden otobüs daha gelmemişti, durakta beklemeye başladı. Ve beklerken o mahalle maçını farketti, ve izlemeye başladı. Oğlanlar güzel güzel oynuyordu, sahi ne zevkli olurdu her akşam, yorulana kadar oynamak, ve sonunda annenin soğuk su içme azarlarına rağmen musluğa ağzını dayayıp kana kana içmek. Bu düşünceler güzel gelirken intikamını aldığında daha da mutlu olacağını, belki onlarla gelip oynayabileceğini farketti. Ama tam o sırada oğlanlardan biri, belki de sadece topun sahibi olamadığı için, topu eline aldı, ve bir cam kırığı bulup topa batırdı. Topun sahibi bunu gördüğünde bastı feryadı, ve birbirlerine girdiler, bunlar olurken birisi çıktı geldi, çocukları ayırdı. Topu patlatılan çocuğun babasıydı bu, onları ayırdıktan sonra oğluna bu kavganın nedenini sordu. Oğlan çocuğun topunu patlattığını söylediğinde babası oğluna tek bir soru sordu: "Peki onu dövdüğün zaman senin yeni bir topun olacak mı?" Çocuk hayır dediğinde, o zaman hakettiği şeyi sen veremezsin dedi babası. Ve daha sonra oğluna yeni bir top almak için söz verirken, topu patlatan çocuğun babası geldi, ve o da olayı gördüğünü, ve nedenini öğrenmek istediğini söyledi. Dinlediğinde o da ilk başta nedenini sordu, çocuğun verdiği yanıt anlaşılırdı: "Çünkü topu olan çocuk ben olmak istiyordum, ama başkası olunca dayanamadım, patlattım." O çocuğun babası da ona doğruyu açıkladı: "O topu patlattığında senin bir topun oldu mu?" Çocuk hayır dedi, ve babası devam etti."Sana topu almayan benim, o yüzden çocuğun topunu patlatmamalısın." Sonra babaları çocukları birbirine yaklaştırdı, ve birbirlerinden özür dilettiler. Babalar uzaklaşırken çocuklar biraz daha oynamaya devam etti, daha sonra ayrılırken kavga eden bu 2 arkadaş soluklanmak için durağa oturdu, ve patlatan çocuk başlattı anlatmaya: "Oynarken benim bir topum olmadığını hissettiğim an, biri gizlice geldi, kulağıma benim topu olması gereken çocuk olmadığı için HAKSIZLIĞA UĞRADIĞIMI, ve bunu çözmem için topu patlatmam gerektiğini söyledi dedi." Diğer çocuk o küçük ağzını hayretle açarken, o da başladı anlatmaya: "Sen topu patlattığında biri benim de kulağıma fısıldadı, senin topumu patlamanı haketmemiştim, ve bunu sana ödetmeliydim."

Birbirlerinden bir kez daha özür dilerlerken, o farkına varır ki, intikam ne onun yanındadır, ne de herhangi birinin. Sadece insanların birbirlerine çelme takıp, yere yapıştırmalarını izlemekten zevk alan birisidir. Ve kötünün bu dünyada gözüken bir çok yüzü olsa da intikam, gerçek bir dost, adaletin savunucusu gibi gözüken intikam insanı insana karşı kiralayan bir mafya babasıdır, insanı adeta horoza çevirip birbiriyle dövüştüren intikam, kazananı da ödüllendirmez, gün gelir onu da başının sofrasına koyar. Ruhumuzun yemeğinin çalındığını, çalmakla suçladığı kişiyi bulursak yiyeceğimizi söyler, ama gerçeği bizden yiyeceği sakladığı gibi saklar. Bu düşmanla savaşmanın yolu da, o akla yakın gözüken fısıltılarını dikkate almamaktan geçer. Haksızlığın cezası haksızlığa uğratılan tarafından verilseydi, şiddet gitgide artar, ve giderek büyüyen bu dalganın altında yutulan insanlık olurdu. İntikamı reddettiğimizde, bize aptalsın diyecektir, kendini savunamayacak kadar acizsin diyecektir, çocuklukta olduğu gibi. Ama o zamanlar bize yol gösterecek olan insanlar, bizi bizden çok düşünen ailemizdi, yetişkinlikte ise intikama karşı yalnız bir düello içindeyiz. Bu düelloda bizim görevimiz, intikama karşı adaleti savunmak, ve kötülüğün en masum ve bu yüzden en tehlikeli gözüken başlarından birini bu yolla ezmek.

15 Ocak 2010 Cuma

Seyretmeye Doyamadığım Bir Film Mi ?

İnsanlar yavaş yavaş akıyordu. Önlerindeki 25 dakika boyunca hiç akıllarına gelmeyecek birşeyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı belki de.. Oltasını denizden çıkarırken çengeline tutunan son insanlar da gecikmeye elveda dedikten sonra bir kükreme duyuldu. Onu yakalayamamış olanlara bir elveda demekti bu. Yola koyuldu, insanlarını alarak sırtına, ağır adımlarla. İlerledikçe insanları düşündükleri ne varsa hepsinden bir anda uzaklaşmaya başladı, ve bulundukları çevreye yerleşmeye başladılar. Bir tanesinin telefonu çaldı, ama o herzamanki bezginliğini diline koymadı bu sefer, bir dalga çarpma sesi, ağlamaya başlayan bir çocuğu yatıştıran bir anne gibi aldı onun tüm huysuzluğunu, telefonda her zamanki meseleleri duyunca da aslında onların problem değil sadece hayatının üzerinde gittiği bir tren rayı olduğunu düşünmüşçesine başladı karşısındakini rahatlatmaya. Bu değişikliği farkeden arkadaşı ne yaptığını sorduğunda, o kadar keyifli söylediki, daha ilk harfinden karşısındaki onun ne kadar şanslı olduğunu anlamıştı. Aynı olaydaki başka bir insan ise büyülenmişçesine bakıyordu önünden geçen ne varsa, ve daha sonra bu önünden geçenlerin dünyanın en güzel kızına ait takılar kolyeler olduğunu farketti, onu görmesi bile büyük bir nimetti, hele o taktığı 2 gerdanlığı da yok muydu, güneşte ne güzel parlıyorlardı. Fakat biraz daha kafasını aşağıya çevirdiğinde bu güzel kızın eteklerinin çamura çöpe bulaştığını gördü, kim nasıl yapar diye düşünürken kafasını çevirdi, ve gördü ki bir dakikaya kadar insan kılığındaki gudubet çıkarmıştı kılıfını, kusuyordu kıza pisliğini. Bunlar olurken öteki kahramanımız da bu ortamda en güzel beyazını seçip giyinmiş, bayram yapıyorcasına kollarını sallayarak gelenleri mutlu etmeye karar verdi, başladı hediyelerini çıkarmaya onlar için, bir dakika önce düşündüğü konu aklından gitmişti, çünkü şimdi yaptığı şey o kadar anlamlıydı ki. Çünkü iyilikten başka bir anlamı yoktu, tadı aynen sonunda memleketine gidilip yenilmiş bir yiyecekten farksızdı. Ve bu sırada tüm bu hikayelerin tek yazarı yaklaşmıştı varacağı yere, son kez bayram şekerini almış çocuklara göz kırparken görevini tamamladı, insanların ihtiyaçlarını giderdi, çünkü onlar tarafından bu iş için çağırılmıştı zaten. Fazla da bir beklentisi yoktu zaten insanlardan, artık ağarmış sakallarına çarptı altındaki suyu, ve 10 dakika sonra tekrar karşıya geçmeye hazırdı. Ha benim de bu filmde rolüm vardı, gözlerine mavi elbiseli dünyanın en güzel kızını gösteren gözlüğü takmıştım, o güzel kızın etrafında bayram şekerini almaya gelen martılar da vardı, kulağımda ise o martıların seslerinin usta müzisyen dalgalarla birleşip yaptığı bir resital duyuyordum. Belki de dertler önemsizdi. Belki de insan gibi insanlık can çekişirken, ben o acıyı duymamıştım, haftada bir acımı alıyordu burası, burayı bildiğim için çok şanslıydım. Neredeydim? Vapurdaydım yine.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Eşikten Önce, Eşikten Sonra - 1 - Oyun Akışı

Kapı kapanır, ve yine önümüzde kapılar. İşimiz de bu değil mi zaten ? Şu dakikaya dek girmediğimiz kapı kalmadı. Hangisinin nereye çıktığı yazmıyor, bunları biz anlamlandırıyoruz. Ama açtığımızda bizi yeni kapılardan önce, girdiğimiz kapının bize hediyesi karşılıyor. Hediye kimi zaman dostlar, kimi zaman birbirimiz kimi zaman şeker, kimi zaman arzuladığımız, kimi zaman beklenmeyen bir doğa harikası, kimi zamanda ayağımıza vurulan pranga oluyor. Ama bunlarla olan beraberliğimiz de sonsuzluğa varmıyor, çünkü bulunduğumuz alanda daimi bir bekçi var, ve zamanı gelince alıyor ateşini eline, yakmaya başlıyor bize ait olan şeyleri. Dostluklarda kazıklar, zincirlerde çözülmeler, o güzel fotoğrafın alev alev yanması. Alan boşaldığında bekçi ile başbaşa kalıyoruz, şanslı olanlarımız daimi olan bekçiyi farkediyor, ve planlarını ona göre yapıyor. Farketmeyen ise bekçi kellesini kurtardığında kendisini göklerde, çukura düştüğünde ise kendisini yerin dibinde sanıyor. Farkedenin kafasında o bekçinin ismi yer ediyor, "Zaman". Bekçi bizim olanı yok ettikten sonra yine bir kapının önüne getiriyor bizi, ve o kapıdan geçiriyor. Ve geçtiğimiz yeni kapıda da bizi bekleyenler oluyor. Çözülen zincirler, kırılan kalpler, çürüyen manzaralar, hepsi o kapının arkasında kalıyor, çünkü zaman bize devamlı oyalanacak birşey getiriyor, ve saat vurunca onları da alıyor elimizden.

8 Ocak 2010 Cuma

Tanrı'nın Şemsiyesi

İtibarımız yürüsün. Ama itibar mı bizim yoksa biz mi onunuz? Gölgesi adeta güneşi öfkesinden yakan o çöllerin ortasında birdenbire beliren o konuksever vaha gibi. Bizim o çölü aşmamız gerekirken, ağaçlarının yapraklarını o kadar güzel savuruyor ki, adeta bizi o istediğimiz dansa çağırıyor. Ve ona ulaşabilmek için yanımızdaki yol arkadaşlarımız, yola nereden başladığımız, gitgide bizi üzen amacımız, hepsi uçup gidiyor o davetle. Aklımızdan dostluğu, dayanışmayı, desteği, amacımızı çıkarıp, peşinden koşuyoruz. Ama koştukça daha da uzaklaşıyor. Bir kişi bize yetişip hatırlatmaya çalışıyor yok saydıklarımızı, ama nafile. Bir an önce onu yakalayıp zorluk çeken, eksiklik içeren herşeye acımak istiyoruz. Çünkü onun o gölgesi bizim eksikliklerimizi o kadar güzel örter ki, hiç bir elbise üzerimizde o kadar güzel duramaz. Koşuyoruz, koşuyoruz. Ama gerçeğin farkında olan o insanlar. İtibar büyüsü sadece kafamızda bizi göklere çıkartıcak olan şey. Göklere çıkmak amacımız, çünkü her insan göklerden dünya tiyatrosunu izleyen jürinin bir parçasıdır, ve ona yakın olmak, aslında onun yerine kendimizi koymak için, itibar reddedilemez bir teklifin görünüşünde. O bizi çölde durdurmaya çalışan insan, o herşeyin farkında olan, sadece o yolu yürüyerek gideceği yere ulaşabileceği fikrini kafasına sabitleyen. Bize haykırdığı o gerçeği anlamadan kafamızı kalınlaştırmak yerine, biraz kulak versek: "Sen çölde yürüyen seferisin, sadece senin gözündeki bir vaha seraptır, ve serap insanlara borç olarak huzur verip faiziyle geri alan tefeciden başkası değildir."