8 Ocak 2010 Cuma

Tanrı'nın Şemsiyesi

İtibarımız yürüsün. Ama itibar mı bizim yoksa biz mi onunuz? Gölgesi adeta güneşi öfkesinden yakan o çöllerin ortasında birdenbire beliren o konuksever vaha gibi. Bizim o çölü aşmamız gerekirken, ağaçlarının yapraklarını o kadar güzel savuruyor ki, adeta bizi o istediğimiz dansa çağırıyor. Ve ona ulaşabilmek için yanımızdaki yol arkadaşlarımız, yola nereden başladığımız, gitgide bizi üzen amacımız, hepsi uçup gidiyor o davetle. Aklımızdan dostluğu, dayanışmayı, desteği, amacımızı çıkarıp, peşinden koşuyoruz. Ama koştukça daha da uzaklaşıyor. Bir kişi bize yetişip hatırlatmaya çalışıyor yok saydıklarımızı, ama nafile. Bir an önce onu yakalayıp zorluk çeken, eksiklik içeren herşeye acımak istiyoruz. Çünkü onun o gölgesi bizim eksikliklerimizi o kadar güzel örter ki, hiç bir elbise üzerimizde o kadar güzel duramaz. Koşuyoruz, koşuyoruz. Ama gerçeğin farkında olan o insanlar. İtibar büyüsü sadece kafamızda bizi göklere çıkartıcak olan şey. Göklere çıkmak amacımız, çünkü her insan göklerden dünya tiyatrosunu izleyen jürinin bir parçasıdır, ve ona yakın olmak, aslında onun yerine kendimizi koymak için, itibar reddedilemez bir teklifin görünüşünde. O bizi çölde durdurmaya çalışan insan, o herşeyin farkında olan, sadece o yolu yürüyerek gideceği yere ulaşabileceği fikrini kafasına sabitleyen. Bize haykırdığı o gerçeği anlamadan kafamızı kalınlaştırmak yerine, biraz kulak versek: "Sen çölde yürüyen seferisin, sadece senin gözündeki bir vaha seraptır, ve serap insanlara borç olarak huzur verip faiziyle geri alan tefeciden başkası değildir."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder