23 Ocak 2010 Cumartesi
İçindekiler
Hayat, bir kitabın adı, bizim önümüze koyulmuş. İçinde sunacakları, kimi zaman karşılığında bir anda alıvereceği, kimi zaman seni soktuğu labirentler, kimi zaman da hapsettiği 4 duvar, hepsi ayrı bir konu bu kitapta, ve her bir konu okudukça derinleşiyor, tıpkı bir mağara gibi. Yaşanmamışla beraber gün ışığında giriyorsun içine gözlerinin o mağaranın karanlığına alışmamış haliyle, okudukça dolaşıyorsun mağarayı, ve alışıyorsun mağara artık yabancı gelmiyor, gözlerin biraz daha aydınlık görmeye başlıyor. İlerledikçe o mağaradaki imkanları farkedebiliyorsun, kimi zaman mağaranın çıkışına giden yolun sonunu görüyorsun, kimi zaman da bir süre ortalık karanlık olduğunda bile aslında karanlıktan korkulacak tek şeyin aklına gelen asla gerçekleşmeyecek karanlıkta işkence senaryoları, eğer anlamaya başladıysan anladıklarını okuduğun konuyu kumaşmışçasına alıp kendi kafanda kesip biçip fikrinin üzerine giydirecek elbise olarak döküyorsun hayatının akışına. Ve bu kitabı okumayanlar var bir de. Kimisi kitabın adına veya konularına bakıyor ve tamam ben bunları doğarken biliyordum zaten diyor etrafındakilere, ve önüne çıkan ilk engelin üzerinden atlamasını gerektiğini bilemeyip hatayı engelde ve onu oraya koyanda arıyor, kimisi o kitaptan 2-3 sayfayı kesiyor kendisine, tüm kitabı o sayfalardan ibaret saymış oluyor, kimisi kendi kitabını yazmaya karar verip bunu insanlara aslı benden dercesine akıllarına sokmaya çalışmaktan başka birşey yapmıyor, kimisi de hatayı kitapta arayıp kitabı kendi hayatıyla beraber yırtıp atıyor, bense konuşmadan okumaya devam ediyorum, ve amacım ömrümün yettiği kadar o kitabı anlayabilmek. Anladıkça gözümün önü çoğalcak, ışık vuracak oraya ve ben daha iyi bakacağım bu hayata.
17 Ocak 2010 Pazar
Salgın ve Amansız Bir Hastalık
Yere düşer. Beynindeki uğuldamalar tüm hızıyla devam eder, ama bu aldığı fiziksel darbenin değil, ruhsal şokun etkileriydi. Ona göre söz bir temeldi, ve insanlar bu temel üzerinde beraber hayalini kurdukları bir eve sahip olup orada oturmak üzere temeli beraber atarlardı. Ama ustalığı da isteyen bu temel atma işiydi, çünkü bir yapının ömrünü belirleyen onun temeliydi. Sağlam malzeme kullanılmış ve eksiksiz bir temel atıldıysa üzerindeki yapı yerinde sağlam yerleşir ve öyle de dururdu, ve bu ev eksiksiz işlevini görürdü, biz de yapılacak başka bir ev için, başkasına güvenmeyi denemek zorunda kalmazlardı. Ama temel yapılırken özensiz kalınırsa, üzerindeki yapı resmen çökmeye sebep arar. O sebep ortaya çıktığı anda onlar evde değilken o bina birden çöker, ve onun da ağzı bir karış açılır, daha sonra da yıkılmış taşların üzerine oturup düşünür. Malzemeyi mi esirgemişti, hayır, temelin yarısını eksiksiz atmış mıydı, evet. E o zaman? Tam bu soruyu sorduğu anda diğerinin orada olmadığını farketti, ve yavaş yavaş pişmanlık yine görevini yapıp ona yapmaması gerektiğini söylerken, kendini aptallıkla özleşmiş bulmaya başladı. Aptal olduğu düşüncesi iyice yerleştikten sonra artık yeter diye bağırdı, ve o esnada birisi geldi. Bu olayı başından beri bildiğini, ve olacaklardan haberdar olduğunu, ve onun haklı bulduğunu söylemişti. O'nun tam ihtiyaç olduğu şey gibi gözüküyordu, ve adam olacakları biliyorsa, şimdi ne yapacağımı da söylerdi, çünkü ben az önce aptalın teki olduğumu öğrendi, ve beynini çalıştırmaması onun için daha yararlı olurdu sanki. Ve adam her zaman yaptığı o cazip önerisini yaptı. Bugünü unutma, ve onu yakaladığında bunun bedelini ona ödet. O teşekkür etti, ve giderayak adamın adını sordu. Adım İntikam dedi, haksızlığa uğramışları savunduğum için haksızlar beni hapseder, ama ben size ulaşmanın bir yolunu bulurum, haksızlar uyurken size kaçar, size doğruyu söylerim, o yüzden beni kurtarmalısın, ki ben de seni en akıllı biçimde yaşatayım dedi. Bu cevap ona yetti, ama o giderken adamın yüzündeki tebessüm, biraz tehlikeli bir tebessümdü. Ama düşünen beyninin olması yeterliydi onun için, ve intikamın açtığı yolda ilerlemeye başladı.
Bu yolu hatırladıktan sonra şokun etkisi kalktı, ve yine o bildiği intikam yolunda yürümeye başladığını hissetti. Önce kendini toparlamalıydı, güçsüzlüğünü ortadan kaldırmalı, ve onun ayaklar altına alındığını görmeliydi.
Durağa vardığında eve giden otobüs daha gelmemişti, durakta beklemeye başladı. Ve beklerken o mahalle maçını farketti, ve izlemeye başladı. Oğlanlar güzel güzel oynuyordu, sahi ne zevkli olurdu her akşam, yorulana kadar oynamak, ve sonunda annenin soğuk su içme azarlarına rağmen musluğa ağzını dayayıp kana kana içmek. Bu düşünceler güzel gelirken intikamını aldığında daha da mutlu olacağını, belki onlarla gelip oynayabileceğini farketti. Ama tam o sırada oğlanlardan biri, belki de sadece topun sahibi olamadığı için, topu eline aldı, ve bir cam kırığı bulup topa batırdı. Topun sahibi bunu gördüğünde bastı feryadı, ve birbirlerine girdiler, bunlar olurken birisi çıktı geldi, çocukları ayırdı. Topu patlatılan çocuğun babasıydı bu, onları ayırdıktan sonra oğluna bu kavganın nedenini sordu. Oğlan çocuğun topunu patlattığını söylediğinde babası oğluna tek bir soru sordu: "Peki onu dövdüğün zaman senin yeni bir topun olacak mı?" Çocuk hayır dediğinde, o zaman hakettiği şeyi sen veremezsin dedi babası. Ve daha sonra oğluna yeni bir top almak için söz verirken, topu patlatan çocuğun babası geldi, ve o da olayı gördüğünü, ve nedenini öğrenmek istediğini söyledi. Dinlediğinde o da ilk başta nedenini sordu, çocuğun verdiği yanıt anlaşılırdı: "Çünkü topu olan çocuk ben olmak istiyordum, ama başkası olunca dayanamadım, patlattım." O çocuğun babası da ona doğruyu açıkladı: "O topu patlattığında senin bir topun oldu mu?" Çocuk hayır dedi, ve babası devam etti."Sana topu almayan benim, o yüzden çocuğun topunu patlatmamalısın." Sonra babaları çocukları birbirine yaklaştırdı, ve birbirlerinden özür dilettiler. Babalar uzaklaşırken çocuklar biraz daha oynamaya devam etti, daha sonra ayrılırken kavga eden bu 2 arkadaş soluklanmak için durağa oturdu, ve patlatan çocuk başlattı anlatmaya: "Oynarken benim bir topum olmadığını hissettiğim an, biri gizlice geldi, kulağıma benim topu olması gereken çocuk olmadığı için HAKSIZLIĞA UĞRADIĞIMI, ve bunu çözmem için topu patlatmam gerektiğini söyledi dedi." Diğer çocuk o küçük ağzını hayretle açarken, o da başladı anlatmaya: "Sen topu patlattığında biri benim de kulağıma fısıldadı, senin topumu patlamanı haketmemiştim, ve bunu sana ödetmeliydim."
Birbirlerinden bir kez daha özür dilerlerken, o farkına varır ki, intikam ne onun yanındadır, ne de herhangi birinin. Sadece insanların birbirlerine çelme takıp, yere yapıştırmalarını izlemekten zevk alan birisidir. Ve kötünün bu dünyada gözüken bir çok yüzü olsa da intikam, gerçek bir dost, adaletin savunucusu gibi gözüken intikam insanı insana karşı kiralayan bir mafya babasıdır, insanı adeta horoza çevirip birbiriyle dövüştüren intikam, kazananı da ödüllendirmez, gün gelir onu da başının sofrasına koyar. Ruhumuzun yemeğinin çalındığını, çalmakla suçladığı kişiyi bulursak yiyeceğimizi söyler, ama gerçeği bizden yiyeceği sakladığı gibi saklar. Bu düşmanla savaşmanın yolu da, o akla yakın gözüken fısıltılarını dikkate almamaktan geçer. Haksızlığın cezası haksızlığa uğratılan tarafından verilseydi, şiddet gitgide artar, ve giderek büyüyen bu dalganın altında yutulan insanlık olurdu. İntikamı reddettiğimizde, bize aptalsın diyecektir, kendini savunamayacak kadar acizsin diyecektir, çocuklukta olduğu gibi. Ama o zamanlar bize yol gösterecek olan insanlar, bizi bizden çok düşünen ailemizdi, yetişkinlikte ise intikama karşı yalnız bir düello içindeyiz. Bu düelloda bizim görevimiz, intikama karşı adaleti savunmak, ve kötülüğün en masum ve bu yüzden en tehlikeli gözüken başlarından birini bu yolla ezmek.
Bu yolu hatırladıktan sonra şokun etkisi kalktı, ve yine o bildiği intikam yolunda yürümeye başladığını hissetti. Önce kendini toparlamalıydı, güçsüzlüğünü ortadan kaldırmalı, ve onun ayaklar altına alındığını görmeliydi.
Durağa vardığında eve giden otobüs daha gelmemişti, durakta beklemeye başladı. Ve beklerken o mahalle maçını farketti, ve izlemeye başladı. Oğlanlar güzel güzel oynuyordu, sahi ne zevkli olurdu her akşam, yorulana kadar oynamak, ve sonunda annenin soğuk su içme azarlarına rağmen musluğa ağzını dayayıp kana kana içmek. Bu düşünceler güzel gelirken intikamını aldığında daha da mutlu olacağını, belki onlarla gelip oynayabileceğini farketti. Ama tam o sırada oğlanlardan biri, belki de sadece topun sahibi olamadığı için, topu eline aldı, ve bir cam kırığı bulup topa batırdı. Topun sahibi bunu gördüğünde bastı feryadı, ve birbirlerine girdiler, bunlar olurken birisi çıktı geldi, çocukları ayırdı. Topu patlatılan çocuğun babasıydı bu, onları ayırdıktan sonra oğluna bu kavganın nedenini sordu. Oğlan çocuğun topunu patlattığını söylediğinde babası oğluna tek bir soru sordu: "Peki onu dövdüğün zaman senin yeni bir topun olacak mı?" Çocuk hayır dediğinde, o zaman hakettiği şeyi sen veremezsin dedi babası. Ve daha sonra oğluna yeni bir top almak için söz verirken, topu patlatan çocuğun babası geldi, ve o da olayı gördüğünü, ve nedenini öğrenmek istediğini söyledi. Dinlediğinde o da ilk başta nedenini sordu, çocuğun verdiği yanıt anlaşılırdı: "Çünkü topu olan çocuk ben olmak istiyordum, ama başkası olunca dayanamadım, patlattım." O çocuğun babası da ona doğruyu açıkladı: "O topu patlattığında senin bir topun oldu mu?" Çocuk hayır dedi, ve babası devam etti."Sana topu almayan benim, o yüzden çocuğun topunu patlatmamalısın." Sonra babaları çocukları birbirine yaklaştırdı, ve birbirlerinden özür dilettiler. Babalar uzaklaşırken çocuklar biraz daha oynamaya devam etti, daha sonra ayrılırken kavga eden bu 2 arkadaş soluklanmak için durağa oturdu, ve patlatan çocuk başlattı anlatmaya: "Oynarken benim bir topum olmadığını hissettiğim an, biri gizlice geldi, kulağıma benim topu olması gereken çocuk olmadığı için HAKSIZLIĞA UĞRADIĞIMI, ve bunu çözmem için topu patlatmam gerektiğini söyledi dedi." Diğer çocuk o küçük ağzını hayretle açarken, o da başladı anlatmaya: "Sen topu patlattığında biri benim de kulağıma fısıldadı, senin topumu patlamanı haketmemiştim, ve bunu sana ödetmeliydim."
Birbirlerinden bir kez daha özür dilerlerken, o farkına varır ki, intikam ne onun yanındadır, ne de herhangi birinin. Sadece insanların birbirlerine çelme takıp, yere yapıştırmalarını izlemekten zevk alan birisidir. Ve kötünün bu dünyada gözüken bir çok yüzü olsa da intikam, gerçek bir dost, adaletin savunucusu gibi gözüken intikam insanı insana karşı kiralayan bir mafya babasıdır, insanı adeta horoza çevirip birbiriyle dövüştüren intikam, kazananı da ödüllendirmez, gün gelir onu da başının sofrasına koyar. Ruhumuzun yemeğinin çalındığını, çalmakla suçladığı kişiyi bulursak yiyeceğimizi söyler, ama gerçeği bizden yiyeceği sakladığı gibi saklar. Bu düşmanla savaşmanın yolu da, o akla yakın gözüken fısıltılarını dikkate almamaktan geçer. Haksızlığın cezası haksızlığa uğratılan tarafından verilseydi, şiddet gitgide artar, ve giderek büyüyen bu dalganın altında yutulan insanlık olurdu. İntikamı reddettiğimizde, bize aptalsın diyecektir, kendini savunamayacak kadar acizsin diyecektir, çocuklukta olduğu gibi. Ama o zamanlar bize yol gösterecek olan insanlar, bizi bizden çok düşünen ailemizdi, yetişkinlikte ise intikama karşı yalnız bir düello içindeyiz. Bu düelloda bizim görevimiz, intikama karşı adaleti savunmak, ve kötülüğün en masum ve bu yüzden en tehlikeli gözüken başlarından birini bu yolla ezmek.
15 Ocak 2010 Cuma
Seyretmeye Doyamadığım Bir Film Mi ?
İnsanlar yavaş yavaş akıyordu. Önlerindeki 25 dakika boyunca hiç akıllarına gelmeyecek birşeyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı belki de.. Oltasını denizden çıkarırken çengeline tutunan son insanlar da gecikmeye elveda dedikten sonra bir kükreme duyuldu. Onu yakalayamamış olanlara bir elveda demekti bu. Yola koyuldu, insanlarını alarak sırtına, ağır adımlarla. İlerledikçe insanları düşündükleri ne varsa hepsinden bir anda uzaklaşmaya başladı, ve bulundukları çevreye yerleşmeye başladılar. Bir tanesinin telefonu çaldı, ama o herzamanki bezginliğini diline koymadı bu sefer, bir dalga çarpma sesi, ağlamaya başlayan bir çocuğu yatıştıran bir anne gibi aldı onun tüm huysuzluğunu, telefonda her zamanki meseleleri duyunca da aslında onların problem değil sadece hayatının üzerinde gittiği bir tren rayı olduğunu düşünmüşçesine başladı karşısındakini rahatlatmaya. Bu değişikliği farkeden arkadaşı ne yaptığını sorduğunda, o kadar keyifli söylediki, daha ilk harfinden karşısındaki onun ne kadar şanslı olduğunu anlamıştı. Aynı olaydaki başka bir insan ise büyülenmişçesine bakıyordu önünden geçen ne varsa, ve daha sonra bu önünden geçenlerin dünyanın en güzel kızına ait takılar kolyeler olduğunu farketti, onu görmesi bile büyük bir nimetti, hele o taktığı 2 gerdanlığı da yok muydu, güneşte ne güzel parlıyorlardı. Fakat biraz daha kafasını aşağıya çevirdiğinde bu güzel kızın eteklerinin çamura çöpe bulaştığını gördü, kim nasıl yapar diye düşünürken kafasını çevirdi, ve gördü ki bir dakikaya kadar insan kılığındaki gudubet çıkarmıştı kılıfını, kusuyordu kıza pisliğini. Bunlar olurken öteki kahramanımız da bu ortamda en güzel beyazını seçip giyinmiş, bayram yapıyorcasına kollarını sallayarak gelenleri mutlu etmeye karar verdi, başladı hediyelerini çıkarmaya onlar için, bir dakika önce düşündüğü konu aklından gitmişti, çünkü şimdi yaptığı şey o kadar anlamlıydı ki. Çünkü iyilikten başka bir anlamı yoktu, tadı aynen sonunda memleketine gidilip yenilmiş bir yiyecekten farksızdı. Ve bu sırada tüm bu hikayelerin tek yazarı yaklaşmıştı varacağı yere, son kez bayram şekerini almış çocuklara göz kırparken görevini tamamladı, insanların ihtiyaçlarını giderdi, çünkü onlar tarafından bu iş için çağırılmıştı zaten. Fazla da bir beklentisi yoktu zaten insanlardan, artık ağarmış sakallarına çarptı altındaki suyu, ve 10 dakika sonra tekrar karşıya geçmeye hazırdı. Ha benim de bu filmde rolüm vardı, gözlerine mavi elbiseli dünyanın en güzel kızını gösteren gözlüğü takmıştım, o güzel kızın etrafında bayram şekerini almaya gelen martılar da vardı, kulağımda ise o martıların seslerinin usta müzisyen dalgalarla birleşip yaptığı bir resital duyuyordum. Belki de dertler önemsizdi. Belki de insan gibi insanlık can çekişirken, ben o acıyı duymamıştım, haftada bir acımı alıyordu burası, burayı bildiğim için çok şanslıydım. Neredeydim? Vapurdaydım yine.
13 Ocak 2010 Çarşamba
Eşikten Önce, Eşikten Sonra - 1 - Oyun Akışı
Kapı kapanır, ve yine önümüzde kapılar. İşimiz de bu değil mi zaten ? Şu dakikaya dek girmediğimiz kapı kalmadı. Hangisinin nereye çıktığı yazmıyor, bunları biz anlamlandırıyoruz. Ama açtığımızda bizi yeni kapılardan önce, girdiğimiz kapının bize hediyesi karşılıyor. Hediye kimi zaman dostlar, kimi zaman birbirimiz kimi zaman şeker, kimi zaman arzuladığımız, kimi zaman beklenmeyen bir doğa harikası, kimi zamanda ayağımıza vurulan pranga oluyor. Ama bunlarla olan beraberliğimiz de sonsuzluğa varmıyor, çünkü bulunduğumuz alanda daimi bir bekçi var, ve zamanı gelince alıyor ateşini eline, yakmaya başlıyor bize ait olan şeyleri. Dostluklarda kazıklar, zincirlerde çözülmeler, o güzel fotoğrafın alev alev yanması. Alan boşaldığında bekçi ile başbaşa kalıyoruz, şanslı olanlarımız daimi olan bekçiyi farkediyor, ve planlarını ona göre yapıyor. Farketmeyen ise bekçi kellesini kurtardığında kendisini göklerde, çukura düştüğünde ise kendisini yerin dibinde sanıyor. Farkedenin kafasında o bekçinin ismi yer ediyor, "Zaman". Bekçi bizim olanı yok ettikten sonra yine bir kapının önüne getiriyor bizi, ve o kapıdan geçiriyor. Ve geçtiğimiz yeni kapıda da bizi bekleyenler oluyor. Çözülen zincirler, kırılan kalpler, çürüyen manzaralar, hepsi o kapının arkasında kalıyor, çünkü zaman bize devamlı oyalanacak birşey getiriyor, ve saat vurunca onları da alıyor elimizden.
8 Ocak 2010 Cuma
Tanrı'nın Şemsiyesi
İtibarımız yürüsün. Ama itibar mı bizim yoksa biz mi onunuz? Gölgesi adeta güneşi öfkesinden yakan o çöllerin ortasında birdenbire beliren o konuksever vaha gibi. Bizim o çölü aşmamız gerekirken, ağaçlarının yapraklarını o kadar güzel savuruyor ki, adeta bizi o istediğimiz dansa çağırıyor. Ve ona ulaşabilmek için yanımızdaki yol arkadaşlarımız, yola nereden başladığımız, gitgide bizi üzen amacımız, hepsi uçup gidiyor o davetle. Aklımızdan dostluğu, dayanışmayı, desteği, amacımızı çıkarıp, peşinden koşuyoruz. Ama koştukça daha da uzaklaşıyor. Bir kişi bize yetişip hatırlatmaya çalışıyor yok saydıklarımızı, ama nafile. Bir an önce onu yakalayıp zorluk çeken, eksiklik içeren herşeye acımak istiyoruz. Çünkü onun o gölgesi bizim eksikliklerimizi o kadar güzel örter ki, hiç bir elbise üzerimizde o kadar güzel duramaz. Koşuyoruz, koşuyoruz. Ama gerçeğin farkında olan o insanlar. İtibar büyüsü sadece kafamızda bizi göklere çıkartıcak olan şey. Göklere çıkmak amacımız, çünkü her insan göklerden dünya tiyatrosunu izleyen jürinin bir parçasıdır, ve ona yakın olmak, aslında onun yerine kendimizi koymak için, itibar reddedilemez bir teklifin görünüşünde. O bizi çölde durdurmaya çalışan insan, o herşeyin farkında olan, sadece o yolu yürüyerek gideceği yere ulaşabileceği fikrini kafasına sabitleyen. Bize haykırdığı o gerçeği anlamadan kafamızı kalınlaştırmak yerine, biraz kulak versek: "Sen çölde yürüyen seferisin, sadece senin gözündeki bir vaha seraptır, ve serap insanlara borç olarak huzur verip faiziyle geri alan tefeciden başkası değildir."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
